Murathan Mungan’ın 2020 yılında çıkan Hamamname adlı kitabı, bir gizli tarih romanı olarak karşımıza çıkıyor. Yer yer divan edebiyatından esinlenen Mungan, kitabında İstanbul tarihine alışılmadık bir anlatıcı bakış açısından bir pencere açıyor.
Kitabımız Girizgâh adlı bölümle başlıyor. Girizgâh, divan edebiyatında, kaside yazılırken, nesip bölümü ile methiye bölümü arasında yer alan, şairin övgüye başlayacağını belirten bir basamaktır. Kitabımızın giriş bölümünün de divan edebiyatında övgüye öncülük yapan bölümle aynı ismi taşıması, bize bu kitabın türü ve doğası hakkında kuvvetli bir ipucu veriyor. İçinde bulunan yazın türleri yüzünden sabit bir kalıba sığdırılamasa da bu kitaba en uyumlu tür “Şehrengiz” denilebilir. Bakın, yine karşımıza bir divan edebiyatı terimi çıktı. Murathan Mungan’ın bu kitabı yazarken divan edebiyatından bolca ilham aldığı aşikâr. Yazarımızın yazısında böyle kararlar vermesinde nelerin etkili olduğunu görebilmek için önce biraz kendisini tanıyalım.
Murathan Mungan, 1955 yılında İstanbul’da doğdu lakin ilkokulun başından lise yıllarının sonuna kadar Mardin’de yaşadı. Mardin Lisesi’nden mezun oldu. 1972 yılında ise Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümünde eğitimine başladı. Sonra doktora çalışmasına başladı ama bunu yarıda bıraktı. Eğitim hayatının sonrasında İstanbul ve Ankara’da çeşitli tiyatrolarda dramaturg olarak çalıştı. Gazete ve dergilerdeki ilk yazılarını 20 yaşında yayınladı. Hayatı boyunca şiir, öykü, roman, deneme, tiyatro oyunu, sinema eleştirisi, senaryo, masal ve şarkı sözü gibi sayısız farklı türde değişken başarıya sahip eserler üretti. Kendisinin yazdığı şarkı sözlerini genelde Yeni Türkü grubu besteleyip seslendirdi. “Söz Vermiş Şarkılar” başlıklı bir albümde çeşitli dönemlerde çeşitli sanatçılar tarafından bestelenen şarkıları, Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Nükhet Duru, Mor ve Ötesi ve Hümeyra gibi sanatçılar tarafından yorumlanmıştır. Murathan Mungan, Türk edebiyatında eşcinsel söylemin önce gelenlerinden birisi aynı zamanda. Kitaplarında da yöneliminin etkisi hissediliyor.
Yazar kitabın “Zerreden peştamala” başlıklı ikinci bölümünde, Arnavut bir tellaktan bahsediyor. Bölümün başında tanıştığımız Arnavut tellak karakteri zamanında hatırı sayılır derecede politik nüfuza sahip olan bir müşteriyle ilgilenirken, müşteri kendisinden “gönlünü hoş etmesini” istediğini sözlü ve fiziksel taciz yoluyla belirtir. Arnavut tellak ne kadar reddetse ve karşı çıksa da aralarında ateşli bir tartışma çıkar ve aralarında yakışıksız sözler geçer. Müşterinin şikâyeti üzerine bizim tellak “Keseni de al git!” diyerek kovulur. Arnavut tellağımız ise ertesi gün ekmek kapısından edilmenin hırsının üstüne bir de maruz kaldığı tacizin hırsına yenik düşerek, bir ortağı ile bir araya gelip, kendisini kovduran adamı hançerden geçirirler. Bu olayın üzerine tellağımız ve arkadaşı yakalanıp, çalıştıkları hamamın önünde idam edilirler. Üstlerinde de onları gören insanlara ibret olması için siyah tellak peştamalları ile gerçekleşir bu. Murathan Mungan yine kitabımızın 26. Bölümü olan “Etin çağrısı”nda cinsellik hakkında yazılann en eski eserlerden biri olarak kabul edilen Kabusname’den alıntı yapar.
“Yaz olunca avratlara meylet, kışın oğlanlara ki, vücutça sağlam olasın. Zira oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak gelirse vücudu bozar. Avrat eti ise soğuktur, kışın iki soğuk vücudu kurutur.”
Bölümün devamında ise yine dönem insanlarının günümüzde pek adı duyulmayan homoseksüelliklerine değinilir. Divan şiirindeki homoseksüel imgelere ve divan şairi Nedim’in şiirlerinde genç oğlanlardan bahsetmesine de değiniyor yazarımız. Bu noktada kendi yönelimi ve tecrübeleri ile, Osmanlıdaki şairlerle bir özdeşlik kurduğu düşünülebilir. Zira Nedim’in de Murathan Mungan’ın da eşcinsel olduğu ne kadar açık yaşasalar da toplum gözünde önüne olabildiğince perde çekilen ve sterilize edilen gerçeklerdir.
Sterilize etmek, temizlenmek demişken, kitabımızın adının Hamamname olduğunu unutmayalım. Bu kitabın kişisel olarak en ilginç olduğunu düşündüğüm özelliği, bölümler arasında direkt olarak kurulabilecek tek bağın ana karakterimiz olmasıdır. Bu kitabın ana karakteri bir insan değil, bir su cini. Suyun içinde yaşayan, su olan, su ile olan ve onun bütün özelliklerini yansıtan bir varlık kendisi. Yazarımız yer yer kitapta su cininin irfanından bahsediyor bize. Mesela, “Kehanet asası” adlı beşinci bölümde su cinimizin yeryüzüne uğramasının hikayesi kısaca anlatılıyor. Karakterimizin anlatısının suyun ilk var olduğu andan itibaren olmaması, belirli bir doğum anına sahip olması bize yeryüzündeki tek su cininin anlatıcımız olmadığını anlatıyor. Yine karakterimiz suyun olmadığı anlarda herhangi bir anıya sahip değil, zira kendisi sadece su varken var olabiliyor. Bu durum kitapta bazı hikayelerin açık uçlu kalmasına yol açabiliyor. Su cini yine bir bölümde bize sabit bir formu olmadığından ve yorulmak nedir bilmediğinden bahsediyor.
Elbette, kitaptaki su teması sadece anlatıcımızla kalmıyor. Su kitabımızın mihenk taşı, her yerde kültürümüze, insanımıza, insanlığa olan yakınlığı ve alışılmışlığından bahsediliyor. Suyun ne kadar kültürümüzün bir parçası olduğu kitapta kullanılan su deyimleri ile de tekrardan çerçeveleniyor. “Su küçüğündür”, “Su gibi aziz olun”, “Su gibi bilmek”, “Sudan ucuz olmak”. Bunların yanı sıra suyun şehirlerimizde, özellikle de İstanbul’da ne kadar yer tuttuğu çok net belirtiliyor. Hatta öyle ki, kitabın bir bölümünde İstanbul’da bulunan 34 farklı tarihi çeşme bulundukları konum ve özellikleri ile veriliyor.
Son bir yorum yapmam gerekirse, bu kitabı okumak su gibi aktı benim için. Eğer siz de su katılmamış bir şekilde İstanbul ve Osmanlı tarihine her zaman içimizde olan bir anlatıcının objektifinden bakmak isterseniz kesinlikle okumalısınız bu kitabı. Böyle güzel bir eserle karşı karşıyayken okumamak büyük hata olur, neticede su akarken testiyi doldurmalı. Su gibi aziz olun değerli okur.