Bugün, günlerden pazar. Hava güzel sayılır. Güneşli ve rüzgârlı. Havada nevbahar çiçeklerinin kokusu var. Oldukça geç bir saatte uyandım. Belki daha erken kalksaydım böyle bir hava ile karşılaşmazdım. O zaman da sabahları insanın iliklerine işleyen soğukla karşı karşıya kalırdım. Sabah ayazından hiçbir zaman haz etmemişimdir. Kim eder ki? Neyse ki bugün erken kalkmama gerek yok. Bugün günlerden pazar. Ne istersem onu yapabilirim. Belki de hiçbir şey yapmam. Tamamen bana ait bir gün. Bu denli özgürlük insanı delirtebilir. Gitmem gereken bir yer, konuşmam gereken bir insan, yapmam gereken bir iş yok. Yataktan çıktım ve bomboş bir güne hazırlandım. Olaysız 3 saat geçti. Özetlemem gerekirse: Duş alışım, kahvaltı edişim ve üstüne sıcak bir kahve hazırlamam, sabah programında cinnet geçiren bir kadın. Haberlerde ise karısını 42 parçaya ayırmış bir adam. Rutin şeyler yani. Lakin itiraf etmeliyim. Kafam 42 sayısına takıldı. Neden 45 ya da 40 değil? Bre adam, eşini şöyle güzel, yuvarlak bir sayıya bölseydin de bu bomboş pazar sabahı huzurumu kaçırmasaydın. Kafamı adama ve jülyen doğranmış karısına daha fazla takmadan evden çıktım.

Dışarı çıktığımda komşumun arabasının evin önünde olmadığını fark ettim. Yazık, pazar günü meşgul olan bu sefil mahlukata acımadan edemiyordum. Sitenin çıkışına ilerlerken parkta çocuklar oynuyordu. “İşte hayat bu!” diye geçirdim içimden. Çocukken ne kadar boş zamanım olduğunu hatırladıkça nedensiz bir mutluluk kaplıyordu içimi. Güvenlik kulübesine gidip oradaki adamla konuştum. Adam işe yeni alınmıştı. Yakın şehirlerden birinin ufak bir sahil kasabasından eşi ile beraber gelmişti. Bana sütlü kahve içer miyim diye sordu. Ben de sütlü kahveyi çok sevdiğim için kabul ettim. Odanın köşesindeki kahve makinesiyle debelenmeye başladı. İşte tam da o zaman fark ettim. Bu herif izbandut gibiydi. Omuzları genişti ve rahatlıkla iki metreye ulaşan bir boyu vardı. Bütün bu insanı küçük hissettiren özellikler onun sevecen ve birazcık da tombul suratıyla keskin bir zıtlık oluşturuyordu. Kahvelerimiz geldi. Dumanı üstünde tüten kahverengi sıvıda kendi yansımamı gördüm. Kahve hafifçe çalkalandıkça yüzüm de şekilden şekle giriyordu. Acaba şu anda nasıl bir yüz ifadesi takınıyordum? Kahvemden bir yudum aldım. Acıydı. Ama artık her gün kahve içmeye alıştığımdan dolayı bu acılık bana eski bir dost gibi gelmeye başlamıştım. Kafein bağımlılığım dişlerimi sarartmış, rutinimi günde 4 fincan kahve içmeden sürdürmemi engeller olmuştu. Neyse, en azından artık sigara içmiyordum. Görevliye teşekkür edip siteden çıktım ve önümdeki bomboş gün ile yüz yüze geldim.

Sitenin alt sokağında yürümeye başladığımda biraz rüzgâr çıktı ama ılık bir rüzgardı bu. Rüzgâr ceketimin yakasını çırpıyor. Saçlarımı hareket ettiriyordu. Önümde bomboş bir gün olduğundan ne yapmak istediğimi düşünüyordum. Yerde savrulan yapraklara baktım. Düşündüm. Benim de bu yapraklar gibi özgür olmam gerektiğini düşündüm. Ben de rüzgâr beni nereye götürürse oraya gidecektim. Bir karar verdim. Eğer yapraklar kadar özgür olmam gerekiyorsa, tek yapmam gereken yaprakları takip etmekti! Kendi dehama hayranlıkla geçirdiğim kısa bir aradan sonra bir yaprak seçtim kendime. Ortası yeşil, kenarları ise kurumuş. Aynı ben! Şimdiden bağlanmıştım kerataya. Başladım takibe. Önceleri sadece yaprağıma baktığımdan dolayı çevremi görememiştim. Sonra kıvrak zekamı kullanarak ona da bir çözüm buldum. Çevremdeki sesleri dinleyerek nerede olduğumu anlayabilirdim. Başladım dinlemeye. İnsan sesleri arada bir de bir tavla oyununun takırtısı. Belli ki mahallenin aşağısındaki esnaf sokağındaydım. Biraz daha yürüdüm. Pazarcıların çığlıkları, görünüşe bakılırsa limona zam gelmiş. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm… Yürümekten bacaklarım ağrıyana kadar yürüdüm. Sonra biraz daha yürüdüm. Çevremdeki sesler değişip duruyordu. Bir halı saha maçından yükselen hararetli bağrışmalar, parkta oynayan çocuklar, bisikletten düştüğü için ağlayan kız çocuğu. Sonra bu seslerin yerini daha mekanik sesler aldı. Bir çöp kamyonu, yoldan geçen arabaların kornaları, trafoların vızıltısı. Sonrasında tekrardan sesler organik bir hal aldı. Denizin dalgaları, simit satıcıları, martı sesleri. Denize yakın bir yerdeydim galiba. Yürümeye devam ettim. Yaprağım tahtaların üstüne dans edercesine süzülüyordu. Tam da o sırada iki tahtanın arasına sıkıştı. Yaprağımı kurtarmak için eğilmiştim ki ayağım kaydı. Bir anda buz gibi suya gömüldüm. Ben gözlerimi hayretler içinde ovuştururken bir çocuk sesi duydum. “Anne, anne bak o adam suya düştü!” Sonra da annesinin sesi duyuldu. “Yavrum bırak, belli ki ayyaşın teki; gündüz gözüyle içmiş de bak, ne hallere düşmüş.” Sudan çıkıp halimi açıklamak istedim. Anlatacaktım onlara, ne kadar özgür olduğumu. Sonra fark ettim. Özgürlük hayali içinde yaprağa takılmış, hatta onun esiri olmuştum! O da bana ihanet etmişti. Mutsuz mutsuz sudan çıktım.

Her yerimden şıpır şıpır damlayan suları da beraberimde götürerek kaldırıma çıktım. Yolumda biraz ilerleyip bir banka yığıldım. Bir de baktım yerde ne göreyim! Benim yaprak, gene kapılmış bir rüzgâra, savruluyor. Benim halime gülercesine hışırdıyor. Hemen yakaladım kahpeyi. Başladım düşünmeye. Ben bu haysiyetsize ne biçim bir ceza versem de onu pişman etsem? Sonra aklıma gene dahice bir fikir geldi. Aldım sicimi, bir ucunu yaprağın sapına, bir ucunu da ayak bileğime bağladım. Alabildiğine sürükleyecektim onu. Şimdi o düşünsün. Sıra yaprağı nereye sürüklemekte. Ona da zehir gibi zekamla hemen karar verdim. Sokağın aşağısındaki kahvehaneye götürüp diğerlerine gösterecektim onu. Yoldayken genç, yirmili yaşlarında, güzel bir kadın beni durdurup elime 5 lira tutuşturdu. Sonra yüzüme acırcasına bakıp. “Tanrı yardımcınız olsun.” dedi. Ne kadar nazik! Benim gibi bir özgürlük savaşçısını görüp hem davama destek olmak için bağış yapıyor, hem de benim için dua ediyor. Bu mutlulukla adımlarımı hızlandırıp hemen kahvehaneye koştum. Girdiğim ile atılmam bir oldu. Neymiş efendim, ıslak müşteri almıyorlarmış! Yaprağımı da sürükleye sürükleye uzaklaştım. Vızıldayarak geçen araçların arasından yolun karşısına geçtiğimde fark ettim ki yaprağım sapını koparmış, özgürlüğüne kavuşmuştu. Hale baksana, benim gibi yönsüz sapsız bir avarenin peşine yaprak bile takılmıyor. Eve doğru gittim. Güvenlik görevlisi beni durdurdu. Üstüme başıma ne olduğunu sordu. Dedim: “Birine çok güvendim, o da gitti beni denize attı, sonra da bırakıp gitti.” Görevli bana: “Bu kadın milletinden korkulur abi, baksana senin gibi adama neler yapmış.” Yüzünde sempati ve acıma dolu bir ifade yayılmıştı. Fazla konuşmak istemiyordum o yüzden onu onayladım ve geçiştirdim. Eve çıktım, saat sekizi gösteriyordu. Günün son kahvesini ağır adımlarla hazırladım. Sonra da lavaboya döktüm. İlginç bir şekilde, canım hiç mi hiç kahve istemiyordu. Ilık süt yaptım. Kokusu bana annemi hatırlatıyordu. Onu artık eskisi kadar iyi hatırlayamıyorum. Sanırım kahverengi saçlıydı ve yeşil gözlüydü. Bana tavşanım derdi. Yatağa yatıp uyumaya çalıştığım halde bir türlü gözüme uyku girmiyordu. İbresiz bir pusula gibi hissettim kendimi. Yönsüz, işe yaramaz zavallı bir pusula.